Cevat Sağlam



17.1.11

GIYBET VE İFTİRA

GIYBET VE İFTİRA

  Dinimizin yasakladığı kötü huylardan biri de gıybettir.Gıybet bir kimseyi arkadan çekiştirmek,yermek,duyunca hoşlanmayacağı sözlerle anmaktır.Bir kimsenin dili ile olduğu gibi kaş göz işaretiyle kötülenmesi de gıybet sayılmıştır.
   Gıybet birlik ve beraberliğin,huzur ve şerefin düşmanıdır.Bir yerde ayrılık,küskünlük,kırgınlık ve benzeri huzursuzluklar varsa,genellikle o,gıybet yüzünden çıkmıştır.
  Duyulan bir haberi,aslı olup olmadığı araştırılmadan,"Ateş olmadığı yerde duman tütmez","Yel esmediği yerde çöp sallanmaz"gibi kıyaslamalarla doğruymuş gibi göstermenin mantıkla ilgisi yoktur.Evet doğrudur,ateş olmadığı yerde duman tütmez ve yel esmediği yerde de çöp sallanmaz;ama aslı olmayan dedikodularla nice ailelerin yıkıldığı ve nice namuslu insanların şeref ve haysiyetiyle oynandığı da bir gerçektir.
  Her duyulan sözü,aslı araştırılmadan kabul etmenin doğru olmadığı bir ayet-i celilede şu mealde belirlenmiştir:
  "Ey inananlar!Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük ederseniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz."(1)Bir başka ayette de ana hedefi yıkıcılık olan gıybet,tiksindirici bir şekilde şöyle tasvir edilmiştir:
  "Ey iman edenler!Zannın çoğundan kaçının.Çünkü zannın bir kısmı günahtır.Birbirinizin kusurunu araştırmayın.Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.Biriniz,ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?İşte bundan tiksindiniz.O halde Allah'tan korkun.Şüphesiz Allah,tevbeyi çok kabul edendir.çok esirgeyicidir."(2)
  Dedikoduya alışan kimseler,bir araya geldiklerinde başkalarının ayıplarını ve kötülüklerini sayıp dökerler.Öyle ki,biri aralarından ayrılırsa,hemen onu da çekiştirmeye başlarlar.Arkadaşlarından biri çıkıp da bu yaptıklarının gıybet olduğunu hatırlatırsa,bunlar"Biz gıybet etmiyoruz,onda olanı söylüyoruz"gibi yanlış sözlerle esas gıybetin işlenen kusuru söylemek olduğu gerçeğini saptırarak,Allah'ın hışmına uğratacak bu zararlı tutumlarında ısrar ederler.Oysa Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.),
  "Gıybet,din kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.Eğer o şey kendisinde mevcut ise,onu gıybet etmiş olursun,değilse,ona iftira etmiş olursun"(3) buyrarak gıybet ve iftirayı açıklamışlardır.Hadis-i şerifte açıkça bildirildiği gibi gıybette işlenen bir hatadan dolayı suçlama varken,iftirada hata olmadığı halde suçlama durumu vardır.Gıybet etmek Yüce Kitabımız'da ölü kardeşinin etini yemek olarak tasvir edilince,artık iftira etmenin çirkinliğini sanırız ki söylemeye gerek yoktur.Suç işlemedi halde suçlu tanınmaya,haksız yere cezalandırılmaya,yerilmeye ve kınanmaya elbette kimsenin gönlü razı olmaz.
  Dinimizde gıybet etmek kadar gıybet edenlerin arasında kalmakta yasaklanmıştır.Bir hadis-i şerifte mealen:
  "Gıybet eden ve dinleyen günahta ortaktırlar"(4) buyrulmuştur.
  Bir başka hadis-i şerifte de görülen kötülüklere karşı seyirci kalınmayacağı,sükut edilemeyeceği ve elden geldiği kadar bunları önlemeye çalışılması gerektiği şu mealde belirtilmiştir:
 "Sizden bir kimse çirkin bir iş görürse onu eliyle değiştirsin,eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin,buna da gücü yetmezse kalben nefret etsin.Bu üçüncüsü ise imanın en zayıf derecesidir.(5)
  Ancak,başkalarının kusurlarını düzeltmeye kalkışmak pek kolay bir iş değildir.Çünkü herkes hatasını kolay kolay kabul etmez ve tenkide tahammül gösteremez.Gerçek bu olduğuna göre insan,iyi niyetli olsa da karşısındakinden kırıcı sözler işitebilir.İşte bütün bu zorluklara rağmen kendi nefsini koruduğu gibi başkalarının başkalarını da gıybet etmekten korumaya gayret eden kimseleri,Sevgili Peygamberimiz şu mealde müjdelemişlerdir:
 "Bir kimse,kardeşinin ırz ve şerefini gıybet edene karşı müdafa ederse Allah Teâla Kıyamet günü o kimseyi cehennem'den uzaklaştırır."(6)
  Dedikoducu kimseler,başkalarının toplum arasındaki şeref ve güvenini sarstıkları gibi kendi itibar ve itimatlarını da kaybederler.Çünkü herkes,bir kimseyi başkalarının yanında kötüleyen kimsenin,bu kötü huydan vazgeçmedikçe kendilerini de başkalarının yanında çekiştirip,kötüleyeceğini bilir.Ona kimse güvenmez ve inanmaz.
  Yazımızı Sevgili Peygamberimizin konuyla ilgili hadisinin mealleriyle noktalayalım:
  "Müslüman o kişidir ki müslüman kardeşleri onun dilinden ve elinden selâmette olur."(7),"Allah Teâla'ya ve Ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ve yahut sussun."(8)
                     
             ________________________________
1-Hucurât Sûresi;ayet:6
2-Hucurât Sûresi;ayet:12
3-Rizayü's-Salihîn Tercemesi,3/110
4-İhya-ı Ulumu'd-din,3/325;Keşfu'l-Hafa 2.had.no:2323
5-Rizayü's-Salihîn Tercemesi,1/228
6-Rizayü's-Salihîn Tercemesi,3/113
7-Tecrid-i Sarih terc.1/29
8-Rizayü's-Salihîn Tercemesi,3/103
Devamını Oku

DÜNYA VE AHİRETTE DENGELİ ÇALIŞMAK

DÜNYA VE AHİRETTE DENGELİ ÇALIŞMAK
  İslâmiyet dünya ve ahiret işlerini beraber yürütmeyi,biri için diğerini aksatmayı ve dünya hayatı için çalışıp çabalarken sırası gelince de ibâdet etmeyi emreder.Bir ayet-i Celilede:''İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor''(1)buyrularak her türlü meziyet ve nimetlerle donatılmış olan insanoğlunun,bu nimetler yanında sorumluluklarla da yükümlü bulunduğu bildirilmiş;''Cinni ve insi ancak bana ibadet etsinler diye yarattım''(2)mealindeki ayet-i kerime ile de yaratılışındaki sebep ve hikmetin ancak Yüce Rabbine ibâdet olduğuna dikkat çekilmiştir.
  Dinimizde ibâdetin mâna ve muhtevası çok geniştir.Namaz,oruç ve zekât gibi dînî vecibelerin yerine getirilmesi kadar,bunları ifa ederek meşru yollarda dünya hayatımız için çalışıp kendimize,ailemize,milletimize ve ülkemize yararlı olmak da sevap ve dinimizin emridir.Nİtekim:
  ''Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak)ahiret yurdunu iste;ama dünyadan da nasibini unutma...''(3)mealindeki ayet-i kerime,dünya ve ahirete dengeli çalışılması gerektiğini açık ve kesin olarak belirler.Yine Kur'an-i Kerim'de vakti gelince Cuma namazına gidilmesi ve namazdan sonra hemen iş yerine dönülmesi emredilmektedir ki,bu da dinimizin,ibâdet ve iş hayatının aksatılmadan yürütülmesine  verdiği önemin bir başka örneğidir.Bu konuda Resûl-i Ekrem(S.A.V.)de:
  "Sizin hayırlınız dünyası için dinini,dini için dünyasını terkeden değildir.Bilakis sizin hayırlınız ondan da bundan da nasibini alandır"(4),"Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya,yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışın"(5)buyurmuşlardır.
  İnsan sadece maddeden ibâret bir varlık değildir.Bunun yanısıra,"Ruh"denilen bir manevî cepheye sahiptir ki,ancak bu sahada kaydettiği yükselmeler,Allah katında ve toplum arasında ona değer kazandırır.Maddî kazanç,çalışmaya bağlı olduğu gibi,manevî huzur da Allah'ı anmak ve O'na kulluk etmekle gerçekleşebilir.
  O halde,dünya mutluluğu için çalışmalar yapar,geleceğe yönelik plân ve proğramlar hazırlarken,hiç beklemedik bir anda bu hayatın sona erebileceğini göz ardı etmeyerek,ahirete de hazırlanmamız gerekir.Dünya hayatı için çalışıp ahiret işini"Mevlâ Kerimdir"diyerek ibâdet etmeden Allah'a havale etmek ne kadar yanlış ise,yalnız ibâdetle yetinip "Allah rızkımı verir"diyerek dünya hayatı için çalışmamak da o derece doğru değildir.Zira,Yüce Rabbimiz insana hür irade vermiş,ona yapması ve sakınması gereken hususlarıda bildirmiştir ki,kişinin her iki dünyası için kazancı,bu emir ve yasaklara uymasına bağlıdır.Bu noktaya işaret eden ayet-i kerimelerden bazıları meal olarak şöyledir:
  "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür."(6),"Her kim,dünya nimetini isterse,kendisine ondan veririz;kim de ahiret sevabını isterse,ona bundan veririz..."(7)
  Dînî emir ve yasakların tutulması anlamına gelen ibâdet,insanı ruhen yükseltir,yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar,kardeşlik sevgisini,birlik ve beraberliği kuvvetlendirir.İbâdetle insan,nefis muhasebesine alışır,haramdan sakınır ve sevap işlere koşar.Ayrıca dünya nimetlerini meşru yollardan kazanmanın ibâdet sayılması da,insanı daha çok çalışmaya ve kazanmaya yönelterek,ferdin ve toplumun yükselip,güçlenmesine vesile olur.
  İbâdet yalnız Allah'a yapılır,Allah emrettiği için yapılır ve ibâdet,Yüce Mevlâ'mızın bahşettiği akıl,sağlık ve rızık sayısız nimetlere karşılık bir şükran nişanesi olarak yapılır.
  Şüphesiz Cenab-ı Hak'kın bizim ibâdetlerimize ihtiyacı yoktur.Biz yaptığımızı kendimiz için yapıyoruz.Sonra ibâdetlerimizle,Allah'ın bunca lütuf ve bağışlarının karşılanabileceğini kabul etmekte doğru olmaz.Ama buyruklarını tutup,kulluk görevlerimizi yerine getirerek Yüce Mevlâ'dan af ve mağfiret dilemek yaratılışımızın bir gereği değil midir?
  Öyleyse dünya hayatımız için çalışıp çabalarken zamanı gelince namaz,oruç,zakât ve hac gibi dînî vecibelerimizi de yerine getirelim.Unutmayalım ki,maddî kazancımız nasıl çalışmamıza bağlı ise,manevî huzurumuz da,Allah'ı anma ve ibâdet etme yolundaki gayretlerimize bağlıdır.
  Yazıma dünya ve ahiret mutluluğunu birlikte istemeye çok güzel örnek olan bir ayet-i kerimenin mealiyle son veriyorum:
  "Ey Rabbimiz!Bize dünyada da iyilik ver,ahirette de iyilik ver.Bizi Cehennem azabından koru!."(8)
                                     
_______________________________
1-İnsan Sûresi;ayet:36
2-Zâriyât Sûresi;ayet:56
3-Kasas Sûresi;ayet:77
4-Muhtâru'l- Ehadis sf:87,144
5-Muhtâru'l-Ehadis sf:29
6-Zilzâl Sûresi;ayet:7-8
7-Âl-i İmrân Sûresi;ayet:145
8-Bakara Sûresi;ayet:201
Devamını Oku

İSLÂMDA KARDEŞLİK VE BERABERLİK



                     İSLÂMDA KARDEŞLİK VE BERABERLİK
  Bir toplumun düzen ve ahengi,o toplumu oluşturan bireyler arasındaki kardeşlik duygularının gelişmesine,karşılıklı samimiyete,hoşgörüye,yardımlaşmaya,sevgi ve saygıya bağlıdır.Ülkenin kalkınmasına ve milletin birlik ve beraberliğine çalışmak,her türlü yıkıcı,bölücü davranışlardan sakınmak,kanun ve nizamlara saygılı olmak,işe ve vazifeye hile karıştırmamak önde gelen görevlerimizdendir.
  Sevgili Peygamberimiz,birlik ve beraberliğin kaynaklandığı islâm kardeşliğinin temelini hicretin daha ilk günlerinde Mekke'den hicret eden müslümanlarla Medineli müslümanları birbirleriyle kardeş ilân etmek suretiyle atmışlardı.Müslümanlar,bu kardeşliğin meydana getirdiği güç sayesinde büyük başarılar elde etmişlerdir.İslâm kardeşliğini konu alan bir ayet-i celilede meal olarak:
  ''Müminler ancak kardeştirler.Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz''(1)buyurmuştur.Bir hadis-i şerifte mealen:
  ''Bir mümin diğer mümin kardeşi için,bir kısmı diğerlerine kenetlenen bir binanın taşları gibidir''(2)buyrarak,müslümanların bir binanın tuğlaları kadar birbirleri için lüzumlu  ve birbirlerinin tamamlayıcısı olduğuna dikkat çekilmiştir.Öyleyse, milletçe huzur ve güvenliğimiz için kin,nefret,kırgınlık ve dargınlık gibi kötü alışkanlıklardan sakınarak,birlik ve beraberliğimizi korumaya ve küs olan kardeşlerimizi barıştırmaya gayret etmeliyiz.kardeşlik.sözler,facebook lafları,nickler
  ''Bir kişinin din kardeşini üç günden fazla küs bırakması helâl değildir''(3)buyuran Sevgili Peygamberimiz,küsleri barıştırmaya büyük önem verirlerdi.Bir gün bazı müslümanların arasında geçimsizlik çıktığını haber alınca,olay yerine giderek,onların arasını bulmaya o kadar çalışmıştı ki ikindi vakti geldiği halde mescide dönememişti.
  Yeri gelmişken,ecdadımızın kardeşlik sevgisini,hak ve hukuk anlayışını gösteren bir iki örnek sunmak isterim:
  Yermük muharebesinde  şehidler arasında son nefesine gelmiş yaralarının,kendisine verilen suyun,yanında inleyen arkadaşına,o bir arkadaşına,o da bir diğerine verilmesini tercih edip,dolaştırılırken hepsinin suyu içmeden şehid olduklarını İslâm tarihi kaydeder.
  Sultan II.Mehmet Han, İstanbulu fethe hazırlanırken önce halkın birbirlerine karşı bağlılığını,sevgi ve kardeşlik duygusunu,hak ve hukuk anlayışını öğrenmek için bir araştırma yapar.Halkın bir kesimi olan esnafın,ikinci müşterisini,siftah edemeyen komşusuna, o da siftah etsin diye,gönderecek kadar bağlı olduğunu görünce,artık fethin zamanı geldiğine karar verir.Allah'ın izniyle yeni bir çağ açan fethi başararak,Hz.Peygamberin:
  ''İstanbul elbet fetholunacaktır.Onu fetheten emir ne iyi hükümdardır,onun ordusuna ne mutlu.''(4)övgüsüne mazhar olur.
  Bugün bir çoğumuz ecdadımızın bu örnek karakteriyle övünür,bu güzel hasletleri ve davranışları çocuklarımızda göremediğimizden yakınırız.Ancak, o güzel hasletleri çocuklarımıza kazandırma yolunda kendimize düşen görevi yapıp yapmadığımızı pek hesaba katmayız.Dün ecdadımız böyle iken,
''Sizden bir kimse çirkin bir iş görürse onu eliyle değiştirsin;eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin,buna da gücü yetmezse kalben nefret etsin.Bu üçüncüsü ise imanın en zayıf derecesidir.''(5)
  Ancak başkalarının kusurlarını düzeltmeye kalkışmak pek kolay bir iş değildir.Çünkü herkes hatasını kolay kolay kabul etmez ve tenkide tahammül gösteremez.Gerçek bu olduğuna göre insan,iyi niyetli olsa da karşısındakinden kırıcı sözler işitebilir.İşte bütün bu zorluklara rağmen kendi nefsini koruduğu gibi başkalarını da gıybet etmekten korumaya gayret eden kimseleri,Sevgili Peygamberimiz şu mealde müjdelemişlerdir:
  ''Bir kimse,kardeşinin ırz ve şerefini gıybet edene karşı müdafa ederse Allah Tealâ Kıyamet günü o kimseyi Cehennem'den uzaklaştırır.''(6)
  Dedikoducu kimseler,başkalarının toplum arasındaki şeref ve güvenini sarstıkları gibi kendi itibar ve itimatlarını da kaybederler.Çünkü herkes,bir kimseyi başkalarının yanında kötüleyen kimsenin,bu kötü huydan vazgeçmedilçe kendilerini de başkalarının yanında çekiştirip,kötüleyeceğini bilir.Ona kimse güvenmez ve inanmaz.
  Yazımızı sevgili Peygamberimizin konuyla ilgili iki hadisinin mealleriyle noktalayalım:
  ''Müslüman o kişidir ki müslüman kardeşleri onun dilinden ve elinden selâmette olur.(7),''Allah Tealâ'ya ve Ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin veyahut sussun.''(8)
__________________________________
1-Hucurat Sûresi;ayet 10
2-Tecrid-i Sarih terc.12/134;Riyazü's-salihin Tercemesi,1/270
3-Tecrid-i Sarih terc. sf:12/142
4-Feyzu'l-kadir,5/262
5-Rizayü's-salihîn Tercemesi,1/228
6-Rizayü's-salihîn Tercemesi,3/113
7-Tercid-i Sarih terc.1/29
8-Rizayü's-Salihîn Tercemesi,3/103
Devamını Oku

15.1.11

ÇOCUKTA YALAN PROBLEMİ

ÇOCUKTA YALAN PROBLEMİ
   Yüce dinimizin üzerine önemle durduğu konulardan biri de çocuk terbiyesidir.Çocuk sorunu,ana babayı değil,bütün bir toplumu ve insanlığı ilgilendirmektedir.
  Bir milletin esenliği,onu oluşturan fertlerin bilgili,imanlı,çalışkan ve güvenilir olmalarına bağlıdır.Bireyleri ruhen,bedenen hasta olan,birbirini aldatmaya çalışan ve aralarında fikir birliği olmayan milletler,ergeç dağılmaya,yok olmaya mahkumdurlar.
   Böyle olunca,çağdaş milletler arasında lâyık olduğumuz saygınlığı kazanmak veya sürdürmek için karakterli,dürüst,bilgili.imanlı,sağlıklı ve çalışkan insanlar yetiştirmek zorundayız.
   Her türlü kötülüklerden arınmış olarak dünyaya çocuk,ailesinin ya da içinde yaşadığı toplumun etkisiyle bazı kötü alışkanlıklar kazanır ki,bunlardan biri de yalancılıktır.Yalan insanın bütün maddî ve manevî kıymetlerini yok eder ve onu faziletsiz,güvensiz ve ahlâksız bir hale koyar.İftira,dolandırıcılık,hilekârlık,sahtekârlık,ikiyüzlülük gibi kötülükler hep yalancılıktan doğar.
  Çocuk terbiyesi ve bu cümleden olarak çocukta yalan problemi,çözümlenmesi güç bir konudur.Bütün kötülüklerin kaynağı sayılan yalandan,geleceğimizin güvencesi olan çocuklarımızı sakındırmak,her ana babaya ve hepimize düşen önemli bir görevdir.Ancak bu konuda çocuğa faydalı olabilmek için,onu yalan söylemeye iten sebepleri iyi bilip,buna göre tedbir almamız gerekir.
  ''Sırf aldatmak gayesiyle gerçek dışı söylenen sözdür'' diye tanımlanan ve nice masum kişilerin lekelenmesine,ailelerin yıkılmasına sebep olan yalanı yasaklayan ayet-i kerimelerden bazıları meal olarak şöyledir:
  ''Allah'ın ayetlerine inanmayanlar,ancak yalan uydurur.İşte onlar,yalancıların kendileridir.''(1),''Yalan söyleyenler için,yalancılıklarından dolayı pek elim bir azap vardır.''(2)
   Bu konuda sevgili Peygamberimiz de:
  ''Yalanla iman bir arada bulunmaz.''(3),''Yalancılar,akıl aldatıcılar bizden değildir.''(4)buyurmuşlardır.
  Güzel terbiye ve eğitimle iyi huylar kazanan çocuk,kötü telkin ve çevre yüzünden sevimsiz hale düşmektedir.İşin acıklı tarafı ise,çocuğun bu hale düşmesine çoğu kez farkında olmadan ebeveyninin de sebep olmasıdır.
  Bazı aileler çocuklarının yanında yalan söylerler.Hoşa gitmeyecek bir iş yaptıkları zaman ''Babana sakın bunu söyleme'',''Annen sorarsa bir şey uyduru ver,haberim yok de'' gibi uyarılarda bulunarak çocuklarını suç ortağı yapmaktan kaçınmazlar.Çocuk,çok sevdiği ve örnek aldığı ebeveyninin bu davranışlarını kolayca alışır.Anne ve babasının birbirine yalan söylediğinin farkına varınca,ne yazık ki iş işten geçmiş olur.Zira o istese de hafızasına nakşedilen ve şuur altına yerleşen bu olayların etkisinden artık kolay kolay kurtulamaz.
  Çocuk,kandırmak için yalan söylemez.Ancak o aldığını aynen satar.Babasının evde olup olmadığını kapıda soran misafire,çocuğun''Babam evde,fakat size evde olmadığını söylememi istedi''(5)demesi bu gerçeğin ancak bir kanıtıdır.Bunun için ''Çocuk evin aynasıdır'' derler ya...
  Kötü bir işi yapıp yapmadığı hususunda itirafa zorlanan çocuk,gerçeği söyleyince dövüleceğini ya da aşağılanacağını,yalan söyleyince dayaktan ve azardan kurtulacağını biliyorsa hatasını söylemez,yalanlar uydurur.Bunun için çocuğun hoşa gitmeyen itirafları sabırla dinlenmeli,ona yaptığı işin doğru olmadığı,buna rağmen gerçeği söylediği için kendisinin cezalandırılmayacağı ve yalan söylemenin o işi yapmaktan daha da kötü olduğu anlatılarak ondan bir daha böyle bir davranışta bulunmaması
istenilmelidir.Unutulmamalıdır ki elden gelen her türlü yapıcı ve eğitici çareye başvurmak yerine,çocuğa karşı şiddet kullanmak,ilerde çözümlenmesi zor sorunlara neden olabilir.
  Çocuklara yerinde ve gerekli telkinlerde bulunmak faydalıdır.Nitekim bir hadis-i şerifte mealen:
   ''Doğan her çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir.Böyleyken(sonradan) ana ve babası onu yahudi yahut hristiyan yahut da mecûsi yaparlar''(6)buyrularak çocuğa verilen terbiyenin onun hayatına olan etkisi açıkca belirlenmiştir.Bir düşünürün ''Her açılan okul bir hapishane kapatır''(7) sözü de bu noktada pek anlamlıdır.
  Çocuk tanıklıkları hakkında yapılan bir ankette ''Hiç öğüt verilmeden çocuğun söylediği şeylerin %80'inin,hafif bir telkin yapılınca %64'ünün,kuvvetli bir telkin sonucu olarak %25 'inin doğru olduğu anlaşılmıştır.''(8)
  Terbiye ve karakter böylesine birbirine bağlı olunca,çocukların çağdaş eğitim düzeyinde müsbet ilimlerle,millî ve manevî değerlerimize bağlı olarak yetişmesinde başta eğitim ve öğretim kurum ve elemanları olmak üzere medyaya ve hepimize düşen görevler vardır.Bu sorumluluk duygusuyla çocuklarımıza,gençlerimize her hususta iyi örnek olur,onları terbiyeli,ahlâklı sağlıklı,çalışkan,bilgili ve vatansever olarak yetiştirmeye gayret edersek,önemli bir görevi yerine getirmiş olmanın mutluluğunu duyarız.Aksi hâlde,vicdanî sorumluluktan kendimizi kurtaramayacağımız gibi,gençlerimizden de iyilik beklemeye hakkımız olmaz.

_________________________________
1-Nahl Sûresi;ayet:105
2-Bakara Sûresi;ayet:10
3-Keşfü'l-hafa,1/275 Et-terğîb Ve't-Terhîb,4/374
4-Müslim,kitabu'l-İman,sf:164
5-Chr.G.Sulzman,Çocuğu fena terbiye ediyormusunuz,sf:77,2.baskı
6-Camiu's-Sağir şerhi Feyzü'l-kadir,5/33
7-Victor hugo Bak:Prof.Rasim Adasal,çocuğun ruh sağlığı ve terbiye esasları,sf:18
8-Halis özgü,çocuklarda ruhî buhranlar,sf:7,İstanbul 1941

Devamını Oku